|
|
|||
|
|
|||
|
2011 2012 K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları dosyası indir, 2011-2012 K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları çalışma kağıdı indir, 2011-2012 K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları etkinliği, 2011-2012 K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları ödevi, K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları yazılı sorusu, K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları sunusu, 2011 2012 K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları değerlendirmesi indir, K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları nedir, K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları çalışma sayfası, K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları etkinliği, K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları Hakkında bilgi, 2011-2012 K- Harfi ile Başlayan Deyimlerin Anlamları Kabak (birinin) başına (başında) patlamak : Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği halde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.
Kabak tadı vermek : Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak."Senin bu konuşmaların da artık kabak tadı vermeye başladı."
Kabına sığmamak : Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.
Kabir azabı çekmek : Çok sıkılmak, eziyet çekmek."Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz."
Kabuğuna çekilmek : Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek."Geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi."
Kaçın kur`ası : Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiş; tecrübeli."O kaçın kur`ası, boşuna uğraşma, sen onu kandıramazsın."
Kafadan atmak : Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak."Derse hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki..."
Kafadan kontak (sakat) : Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt."Bırak şu elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin ? "
Kafa dengi : Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri."Kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki."
Kafa patlatmak : Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak."Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki."
Kafa tutmak : Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek."Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun ? "
Kafası almamak : 1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine inanmamak."Boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun."
Kafası işlemek (çalışmak) : Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.
Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek) : 1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak."Kesin artık şu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu."
Kafası kızmak : Çok öfkelenip sinirlenmek."Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan."
Kafasına dank etmek (demek) : Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.
Kafasına koymak : Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek."Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum."
Kafası yerinde olmamak : 1. O anda kafası çok yorgun olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek."Kusura bakmayın, ne söylediğinizi anlayamadım, kafam yerinde değildi de."
Kafese girmek : 1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek."Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı."
Kafese koymak : Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.
Kağıda dökmek : Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek.
Kağıt üzerinde kalmak : Yapılması kararlaştırıldığı hùlde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak."O kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kağıt üzerinde kaldı."
Kalbini kırmak : incitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek."Onu, kalbini kırmadan uyarmaya çalış."
Kalburla su taşımak : Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak.
Kalbur üstü : Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.
Kaldırım mühendisi : işsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse.
Kaale almamak : Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak."O, kaale alınacak bir insan değil."
Kalem efendisi : Kalemde çalışan görevli, yazman.
Kalem oynatmak : 1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek. 3. Bir yazıda değişiklik yapmak."Ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum."
Kaleyi içinden fethetmek : Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak.
Kalıbını basmak : Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak."Kalıbımı basarım ki o, bu işi yapmamıştır."
Kalıbının adamı olmamak : Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak.
Kalıptan kalıba girmek : 1. Sık sık iş değiştirmek. 2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.
Kalp kazanmak : Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek."Bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz."
Kambersiz düğün olmaz (olur mu ? ) : "Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.
Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne) : "Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor" anlamında kullanılır.
Kanadı altına almak : Korumak, gözetmek, himayesi altına almak."Yeğenini kanadının altına aldı."
Kan ağlamak : Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak."Dört çocuk tek başıma kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum."
Kana susamak : Birini öldürme hırsı içinde olmak."Bırak elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim, kana susamış gibiydi."
Kanat germek : Birini korumak, gözetimi altına almak.
Kan başına sıçramak (beynine çıkmak) : Çok sinirlenmek, öfkelenmek,"Kan başına sıçramıştı, sağa sola bağırıp duruyordu."
Kancayı takmak : Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak.
Kan çıkmak : Cinayet işlenmek, kan dökülmek."Şu adamı götürün gözümün önünden, yoksa kan çıkacak."
Kandilli temenna : Eli yere kadar uzatarak yapılan selamlama.
Kan dökmek : Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.
Kan gövdeyi götürmek : Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek."Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz ölecekti."
Kan gütmek : Kan dökerek öç almayı istemek.
Kanı ağır : Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse.
Kanı bozuk : Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan."Toplum bu kanı bozuk insanlardan temizlenmelidir."
Kanı kaynamak : 1. Hareketli, coşkun olmak. 2. Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak."Çocuğa, ilk rastladığımda kanım kaynamıştı."
Kanına girmek : 1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek.
Kanına susamak : Belasını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak."Kanına mı susadın sen, o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!"
Kanını emmek : Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak."Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz herifler!"
Kanı pahasına : Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak."Kanım pahasına da olsa, o adamlara, buradan adımlarını attırmayacağım."
Kanı sıcak : Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı.
Kanıyla ödemek : Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek."Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya."
Kan kusmak : Çok eziyet, sıkıntı çekmek.
Kan kusturmak : Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek."Bana kan kusturmaya yemin etmişler, haydi görelim."
Kanlı bıçaklı olmak : Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak."Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk."
Kanlı canlı : Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan."Kanlı canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum."
Kan ter içinde kalmak : Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak."Elindeki kazmayı bırakmaya niyetli değildi, kan ter içinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme baktı."
Kan tutmak : 1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak.
Kapağı atmak : Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek."Evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim gel o zaman."
Kapalı kutu : içinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan.
Kapı dışarı etmek : Kovmak, dışarı atmak."Ben de bu evin insanıyım, beni kapı dışarı edemezsiniz!"
Kapı kapı dolaşmak : 1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 2. Hemen her devlet dairesine başvurmak."Kapı kapı dolaştı, ne var ki bir iş bulamadı."
Kapı komşu : Bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan ailelerden her biri."Kapı komşum öyle iyi bir insan ki.."
Kapısında büyümek : Birinin evinde eğitim görüp yetişmek."Onun kapısında büyümüştü, ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu."
Kapısını aşındırmak : istediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek.
Kapı yoldaşı : Herhangi bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri.
Kapıyı açmak : 1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek olmak."Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı."
Karaborsa : Piyasada olmayan malın gizlice, el altından yüksek fiyatla alınıp satılması."Karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar."
Kara cahil : Hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz."Onun kara cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim."
Kara çalı : iki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.
Kara çalmak : Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak."Kadıncağıza yok yere kara çaldılar."
Kara gün : Sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen gün."Allah kimseye kara gün göstermesin."
Kara gün dostu : Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse.
Kara haber : Ölüm veya felaket haberi, çok üzücü haber."Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse yanaşmadı."
Karalar bağlamak (giymek) : Bir felaket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.
Kara liste : Zararlı görülüp cezalandırılmaları, öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan liste."Köy muhtarını da kara listeye almışlar."
Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu : "Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür." anlamında kullanılır.
Karar kılmak : Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek."Ben bu elbisede karar kıldım."
Karda gezip izini belli etmemek : Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak."Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o, karda gezer izini belli etmez biridir."
Kargacık burgacık : Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı).
Kardeş payı yapmak : Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak."Çok açtılar, buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar."
Karga tulumba etmek : Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak."Hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler."
Karınca duası gibi : Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı).
Karınca yuvası gibi kaynamak : Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer)."Pasajın girişi adeta karınca yuvası gibi kaynıyordu."
Karınca kararınca : Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince."Caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi."
Karman çorman : Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş."Ortalık karman çormandı, nereden işe başlayacağını bilemiyordu."
Karnı geniş : Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız.
Karnı karnına geçmek : Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak."Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü."
Karnım tok : "O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum" anlamında kullanılır."Geç babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin, vermeyecek misin ? "
Karnı tok sırtı pek : Geçimi iyi, hali vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse)."Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır, bize güvenin!"
Karnı zil çalmak : Çok acıkmış olmak."Bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil çalıyor!"
Karşı çıkmak : 1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 2. ileri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek."Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın ? "
Karşı durmak : Bir güce boyun eğmemek, direnmek."Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur."
Karşı koymak : Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek."Hırsızlar polise silahla karşı koymaya çalıştılar."
Kasıp kavurmak : 1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak."Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!"
Kaş göz etmek : Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak."Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı düşündü."
Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak : Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak.
Kaşla göz arasında : Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde."Kaşla göz arasında kapıverdi mendili."
Kaşlarını çatmak : Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak."Bana öyle kaşlarını çatıp durma!"
Kaş yapayım derken göz çıkarmak : işi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek.
Katı yürekli : Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan."Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir."
Kayıtsız kalmak : Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek."Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü ? "
Kazan kaldırmak : Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak."Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar."
Kazık yutmuş gibi : Dimdik (duran, oturan, yürüyen).
Kazın ayağı öyle değil : "Durum, mesele senin sandığın gibi değil" anlamında kullanılır.
Keçileri kaçırmak : Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak,"Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!"
Kedi ciğere bakar gibi (bakmak) : imrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak.
Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek : En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak.
Kedi olalı bir fare tuttu : ilk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi."Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı."
Kefeni yırtmak : Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak."Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz."
Kel başa şimşir tarak : Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.
Keli görünmek : Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak."Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!"
Kel kahya : Bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan.
Kelle götürür gibi : Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.
Kelleyi koltuğuna almak : Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak."Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil."
Kemerleri sıkmak : Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak."Kemerleri sıktıra sıktıra millette hal bırakmadılar."
Kem küm etmek : Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek."Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!"
Kendi halinde : Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse)."Yazık olmuş, kendi halinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı."
Kendi göbeğini kendi kesmek : istediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak."O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım beklememiştir."
Kendi kendine gelin güvey olmak : Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek."Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe."
Kendi kendini yemek : istediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak."Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden."
Kendinden geçmek : 1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak."Dün gece bizim adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik."
Kendinden pay (paha) biçmek : Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.
Kendine gelmek : 1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek."Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!"
Kendine yedirememek : Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.
Kendine yontmak : Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek."Hep kendine yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!"
Kendini ağır satmak : Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek."Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak ? "
Kendini alamamak : istemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak."Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!"
Kendini ateşe atmak : Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek."Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz ? "
Kendini bulmak : 1. iyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak."Nihayet kendimi buldum, bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."
Kendini dev aynasında görmek : Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek."Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!.."
Kendini dinlemek : 1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız, sakin kalmak."Uzun bir süre kendimi dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim."
Kendini göstermek : 1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2. Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek."Uzun bir aradan sonra sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi."
Kendini kaptırmak : Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak."Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."
Kendini kaybetmek : 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hale gelmek."Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi."
Kendini toplamak : 1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak."Bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor."
Kendini tutamamak : Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hakim olamamak."Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım."
Kendini vermek : Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak."işe henüz kendini vermiş sayılmaz."
Kendi payıma : "Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız" anlamlarında kullanılır.
Kendi yağıyla kavrulmak : Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek."Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte..."
Kene gibi yapışmak : Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği halde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak."Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu."
Kesenin ağzını açmak : Bol para harcamaya başlamak."Babam kesenin ağzını açtı nihayet."
Keyfinin kahyası (olmamak) : Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak."O benim keyfimin kahyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım, karışamaz bana!"
Keyif çatmak : Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek."işi nihayet bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti."
Keyif ehli : Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan."Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı."
Kılı kırk yarmak : Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak."Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı."
Kılına dokunmamak : Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak."inan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!"
Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak) : Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek."Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı."
Kıl payı (kalmak) : Çok az, az bir fark (kalmak)."Araba o hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı."
Kıran girmek : 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak."Kıran girdi, bütün koyunlar telef oldu."
Kırık dökük : 1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz)."Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!"
Kırıp geçirmek : 1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak.
Kırk dereden su getirmek : Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak."Ne inatçı adammış, bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana."
Kırklara kırışmak : Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.
Kırk tarakta bezi bulunmak : Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak."Ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta bezi var adamın."
Kısmeti açılmak : 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması."Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"
Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek : Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.
Kıssadan hisse almak : Bir olaydan, anlatılan bir hikayeden ders almak.
Kıt kanaat (geçinmek) : Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek)."Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk."
Kıvamına gelmek (bulmak) : En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.
Kıyamet kopmak : 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telaş olmak."Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler."
Kızarıp bozarmak : Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek."Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı."
Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak : Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak."Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu."
Kilit noktası : Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.
Kimseye eyvallah etmemek : Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek."Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek değilim."
Kim vurduya gitmek : Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.
Kirişi kırmak : Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak."Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü."
Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek : Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek."Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı."
Kitaba el basmak : Elini kutsal kitap olan Kur`an-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek.
Kitabına uydurmak : Kanuni olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak kanuni imiş gibi göstermek."işi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı."
Kof çıkmak : işe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.
Kokusu çıkmak : Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak."Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum."
Kolaçan etmek : Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak."Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin."
Kol kanat olmak : Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
Koltukları kabarmak : Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek."Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu."
Kolu kanadı kırılmak : Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hale gelmek."Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu."
Korktuğu başına gelmek : Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek."Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!"
Koyun kaval dinler gibi : Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek."Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler."
Kozunu paylaşmak : Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek."Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."
Kök salmak : 1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. iyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak."Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı."
Kök söktürmek : Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak."O takıma kök söktürmeye yemin ettik."
Köküne kibrit suyu dökmek : Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.
Köprüleri atmak : Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkanı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.
Kör değneğini beller gibi : Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.
Kör dövüşü : Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.
Kör kadı : Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.
Köstek olmak : Engel olmak."Sen köstek olma yeter."
Körü körüne : Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden."Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı ? "
Köşe bucak : Göze çarpmayan, önemsiz yer.
Kötüye kullanmak : Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak."Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı."
Kraldan çok kralcı olmak : Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.
Kucak açmak : ihtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak."Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir."
Kumkumav gibi : Yapayalnız, tek başına.
Kulağı delik : Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan."Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor."
Kulağı kirişte (olmak) : Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek)."Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen."
Kulağına çalınmak : Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. o"Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun ? "
Kulağına kar suyu kaçmak : Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.
Kulağına küpe olmak : Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak."Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin."
Kulağını açmak : Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek."Kulağını aç da beni iyi dinle!"
Kulağını bükmek : Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.
Kulağını çekmek : 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek."Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!"
Kulak asmamak : Aldırıp önemsememek, dinlememek."Kulak asma sen onun söylediklerine."
Kulak dolgunluğu : Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.
Kulak kabartmak : Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek."Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı."
Kulak kesilmek : Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak."Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak kesildim."
Kulaklarını çınlatmak : Birini iyi duygularla anmak.
Kul hakkı : islam dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları."Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah."
Kul köle (veya kurban) olmak : Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakarlığı yapmaya hazır olmak.
Kulp takmak : Bir kusur, bir bahane bulmak.
Kumpas kurmak : Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek.
Kundak sokmak : 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.
Kurban olayım : 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir."Kurban olayım yavruma dokunmayın!"
Kurşuna dizmek : Ölüm cezasını askeri bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek."Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!"
Kurtlarını dökmek : Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak."Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin ? "
Kurt masalı okumak : inandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek).
Kuru iftira : Hiçbir kanıtı olmayan suçlama."Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!"
Kuru kalabalık : 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu."Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma."
Kuru kuruya : Boşuna, boş yere.
Kuru sıkı : 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.
Kuş beyinli : Akılsız, aptal, ahmak.
Kuş kadar canı olmak : Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.
Kuş sütüyle beslemek : En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.
Kuş uçmaz, kervan geçmez : Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer."Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti."
Kuş uçurmamak : Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkan tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak."Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!"
Kuvvetten düşmek (kesilmek) : Gücü iyice azalmak.
Kuyruğuna basmak : Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.
Kuyruklu yalan : insanın kanması için süslenmiş büyük yalan."inanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!"
Kuyruk sallamak : Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak."Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu."
Kuyusunu kazmak : Birinin kötü duruma düşmesi, felakete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak."Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek."
Küçük dilini yutmak : Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hale gelmek."Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun ? "
Küçük düşürmek : Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek."Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın."
Küçük görmek : Önemsememek, değer vermemek."Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!"
Külahıma anlat : "Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum" anlamında kullanılır.
Külahını ters giydirmek : Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.
Külahları değişmek : "Araları bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit olarak kullanılır."Hareketlerini düzeltmezsen külahları değişiriz, ona göre!"
Kül kedisi : 1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.
Kül kesilmek : Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak."Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi."
Kül olmak : 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felakete uğrayıp çok üzülmek.
Külünü (göğe) savurmak : Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.
Kül yutmamak : Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak."Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim."
Künyesi bozuk : Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan."Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi ? "
Küplere binmek : Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak."Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi."
Küpünü doldurmak : Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek."Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç."
Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak : Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.
|















